Bu desen, iki kişilik bir şiire misafir olmamla ortaya çıktı, iki sevdiğim kadının karşılıklı yazdıkları -ya da konuştukları mı demeli- bir şiir. Sevgili Aslı Serin ve Birhan Keskin'in http://www.anitsayac.com üzerine yazdıklarını okuduktan sonra böyle bir şey çıktı kalemimden. Tabi o zaman en son kıtası daha yazılmamıştı, ve daha Özgecan vahşice katledilmemişti. Günlerdir hem yas tutuyoruz hem isyan ediyoruz. Bugün her bir günü diğerine ekleyerek biriktirdiğimiz öfkemiz, isyanımız şiirde, resimde, sokakta, her yerde!

"ölülerimizi sık kullanılanlara ekliyoruz
ölülerimize ölülerimiz ekliyoruz.
şans eseri yazmıyorsa adımız bir sayaçta
birhan, ben bunu hep 'antisayaç' olarak okudum
yani sayılamayan, sayılmasın hiç aman
sahi biz kaç darbeden sonra ölülerimiz oluyoruz."

şiirin devamını 160.Kilometre sitesinden okuyabilirsiniz.


Bir kadın, 20 yaşında, üniversite öğrencisi, üç erkek, bıçakladı, öldürdü, yaktı, dereye attı. #ÖzgecanAslan
Bir kadın daha, bir kadın daha!..
Erkekler tecavüz etti,
öldürdü, 
       yaktı,
      dereye attı.
Bir 
            kadın 
                         daha!..

www.anitsayac.com

Her 25 Kasım'da giderek öfkemiz katlanıyor, çünkü kadına yönelik şiddet gün be gün katlanarak artıyor bu ülkede. Artık isimlerden değil, rakamlardan bahsediyoruz ölümleri anarken. Ayşe, Fatma, Ebru değil, haftada 5, ayda 20 kadın öldürüldü diye çetele tutuyoruz. Sayılara yetişemiyoruz, istatistiğe vuruyoruz yüzde 1400 diyoruz. Sürekli yeni rakamlar, yeni oranlar. Ama hiç bir yeni bilgi, yeni rakam 10 saniyeden öte bir etki bırakmıyor memleket gündeminin üzerinde. Aynı anda toplu ölümler olmadığından olsa gerek, "yine bir kadın boşanmak istediği için..." diye başlayan haberlerden öte bir şey göremiyoruz. Birer birer ama toplu şekilde öldürülüyoruz. Her gün ülkenin farklı yerlerinde evde, sokakta, işe giderken, çocuğuyla ya da yalnız, farklı erkekler (Kürt, Türk, Ermeni, solcu, islamcı, yoksul, zengin, eğitimli, cahil vb.) tarafından benzer nedenlerle öldürülüyor ya da iyi ihtimalle şiddete uğrayıp kurtuluyoruz, sonra sağ kaldığımıza şükrediyoruz. Ve her gün bu cinayetler işlenirken yaşadığımız bu toplum, bu ikiyüzlü toplum hiç bir şey olmamış gibi hayatına devam ediyor. En fazla akşam yemek masasında tv haberlerine göz gezdirirken ya da sabah gazetesini eline aldığında belki bir dakikalığına içinden "yine mi" diyerek dikkatini çekip sonra aklından çıkıyor. Haberi izleyen, okuyan için şiddet, ölüm uzak ülke, sanırsın onun başına asla gelmez, sanırsın hiç hayatında bir kadına şiddet uygulamamış çünkü şiddet demek onun için sadece kadını öldüresiye dövmek, bıçaklamak, üzerinden sigara söndürmek, tornavidayla yara açmak ve bunun gibi akla hayale sığmayacak şeyler. Her duyduğunda nasıl insanlar var böyle, bunlar insan mı diye ortaya bir nida salıverirken kendini de işin içinden sıyırıveriyor. Oysaki yapılan her yeni araştırma tekrar tekrar gösteriyor ki kadınlar en çok psikoljik şiddetten zarar görüyor ve bu nedenle başvuruyor kadın dayanışma merkezlerine. Ve binlerce, yüz binlerce kadın evinde, işyerinde, sendikada, hastanede, mahallede, yani kısaca adım attıkları her yerde sürekli varolabilmek, sesini duyurmak için mücadele ediyor, erkeklere laf anlatmaya çalışıyor. Her gün sırf kadın oldukları için farklı taciz, mobbing, aşağılama biçimlerine maruz kalıyor.

Artan şiddet karşısında kadınlar yılmadan, usanmadan her gün daha güçlü bir şekilde ses çıkarmaya çalışıyor. Sokağa çıkıyor, bir araya geliyor, ama en çok da tekrar tekrar derdini anlatmak durumunda kalıyor. Kadın cinayetlerinden en çok -ve hatta neredeyse tek- kim bahsediyor, bu konuyu kim dillendiriyor diye baktığımızda gördüğümüz yine ve yine sadece kadınlar. Ah erkekler, erkeklerimiz, ancak 25 Kasım ve özellikle de 8 Mart'ta alana çıkmak mevzu olunca kadın meselesi aklına gelen erkeklerimiz!.. -burada o bir nevi çölde kum tanesi değerinde olup bu meseleyi dert edinmiş erkek arkadaşlarım üzerine alınmasın- Bu konuda binde bir konuşan, onda da çoğu zaman kadın hareketine, feministlere tavsiyeler düzen, nasıl mücadele edilmesi gerektiğine dair inciler döşeyen ama asla asla bu konuyu kendine dert etmeyen ve daha da önemlisi üzerine sorumluluk almayan erkeklerimiz. Konunun tek sorumlusu devlet, sistem diye görüp kendine bırak çuvaldızı iğne bile batırmaya yanaşmayan o güzide erkekler. Ama bir şey diyecek olsanız da asla burunlarından kıl aldırmaz, size öyle laflar ederler ki ne ayrımcılığınız kalır, ne bir şey. En sonunda hayattan soğur, susarsınız. Bu memlekette zaten kim neyin sorumluluğunu almış ki, değil mi? Politika yapmanın sorumluluk yerine vicdan konuşturma olarak görüldüğü bir siyasi kültürden belki de çok bir şey beklememek lazım. Ama ne yaparsınız ki, mevzu derin, mevzu bizim için ölüm kalım meselesi. 

Son bir haftadır 25 Kasım vesilesiyle bulunduğum bölgede ve okulda etkinlikler yapmaya çalışıyoruz. Gittiğim bir ilçede kadınlar ilk kez yıllar sonra toplanıp 25 Kasım için şiddete karşı yürüdü, çünkü kadın bir belediye (eş) başkanı var. Öğrendim ki o küçücük ilçenin bir tanecik caddesinde günlük hayatta bir kadın görmek neredeyse mümkün değilmiş. Kadınlar ancak kendileri için ayrılan yerlerde dolşaıyor, görünüyor. Bu küçük alanda bile herkes kendi yerinde! Ama hemen büyük şehirlerde her şey güllük gülistanlık diye düşünmek gibi bir yanılgıya kapılmayalım, İstanbul'da deniz görmemiş, Ankara'da Kızılay'a inince hayretle etrafa bakan kadınlardan haberiniz yoksa o sizin eksikliğiniz. Ayrıca sehir merkezlerine inenlerin neler yaşadıklarını anlatmaya kalksak sayfalar yetmez. Yine bugün okuldaki 25 Kasım etkinliğinde söz alan bir öğrenci, biz hava karardı mı bir sokakta karşımıza köpek çıkmasından değil, erkek çıkmasından korkuyoruz dedi. Varın gerisini siz düşünün!..

Evet bugün 25 Kasım, öfke doluyor insan!






Geçtiğimiz hafta sonu Türkiye'de kadınların üniversiteye giriş hakkını elde etmelerinin 100. yılı dolayısıyla İstanbul'da bir sempozyum düzenlendi. Sempozyumun açılışında konuşan Şirin Tekeli'nin yazdıkları üzerine düşünmeye değer. Konuşmasında sıraladığı bütün objektif bilgiler bir yana sadece kendi deneyimleri bile kadınların akademide var olabilmek için nasıl bir mücadele verdiğini görmek adına çok şey anlatıyor -tabi görmek isteyene orası ayrı konu. Tekeli, üniversite öğrencisi kadınların sayısının arttığına, kadın çalışmaları bölümlerinin etkin olduğuna dikkat çekerken içerde ne değiştiğini, ne olduğunu bilemem diyor haliyle uzun yıllar önce üniversiteden ayrılmış biri olarak. Okurken bu noktada derin bir ahh çekiyor insan ister istemez, yani anlatsak içi seni dışı beni yakar. Hangi birini anlatalım ki, sadece kendi yaşadıklarım ve tanık olduklarımı sıralarsam burdan köye yol olur! Evet kadınlar sayıca üniversitelerde görünür(!) halde olabilir, bir çok ülkeye göre kadın akademisyen nüfusumuz daha çok olabilir ama bunlar tek başına bir ölçüt mü çok şüpheliyim. Zaten üst mevkilere, yönetici kadrolara gelememe mevzusu ayan beyan ortada, "cam tavan" konularına hiç girmeye bile gerek yok. Daha gündelik hayatımıza, pratiklerimize sirayet eden, sinsice ilerleyip (kadın) insanı canından bezdiren muamelelere bakmak lazım. Sadece kadın olmak işin bir boyutu, hele bir de üstüne feminist bir akademisyenseniz derdin bini bir para! Görmezden gelmeyi mi dersin, küçük görmeyi mi, ince ince laf sokmayı mı ve hepsinin olmazsa olmazı o akademik bilgiyle cilalayarak şaka yapıp dalga geçmeyi mi ya da akıl vermeyi mi!? Buyur seç beğen al, tabi hepsi bir arada paket program olarak gelirse -ki gelir- delirmemeniz işten bile değil. Bir bakmışsınız, gayet de donanımlı dediğiniz, çalışmalarını okuduğunuz bir erkek akademisyen gelir feminizmin bir bilim olacak kadar yeterli olamadığını size açıkça söyleyiverir. Ya da ülkenin toplumsal, siyasi tarihiyle ilgili kitaplar yazılır, derlemeler yapılır ama içinde ne feminizmden ne kadın hareketinden tek kelime etmez. Zaten bu feministlerin alanı diyerek ne uğraşıcam kolaycılığı bu kadar kabul görürken niye desin ki!? Kongrelere gidersiniz, saygın dergileri elinize alırsınız ve konu, katılımcı vb. dağılımlarına şöyle bir kısaca bakmanız bile mutsuz olmanız ya da yine mi diyerek bıkkınlık duymanız için yeterli malzemeyi verir. Ülkede her gün kadınlar patır patır öldürülürken, kadın cinayetleri yüzde 1400 arttığı bilgisi gelirken niyeyse hiç bir zaman hiç bir etkinlikte merkezi bir yer almaz, tabi ki toplumsal cinsiyet temalı bir şey değilse ya da kadın çalışmaları vb. bir yer düzenlemiyorsa. Maalesef akademide toplumsal cinsiyet sınıfa, kadın cinayetleri işçi cinayetlerine hep yenilir hep yenilir, sanki ikisi birbirinden ayrı ve ilgisiz şeyler gibi. Ama arka planda daima zaten bu kadınların ve özellikle feministlerin ilgilenmesi gereken bir şey olduğu fikri yerleştiği için çok da üstünde durulmaz. Bunu dillendiren bir kaç çatlak ses de itina ile yok sayılır, susturulur, yalnızlaştırılır veya en iyi ihtimalle politik doğruculuk adına dinleyip açıklamalarda bulunulur ama bir sonrakinde yine aynı tas aynı hamam devam eder. Çünkü bu ülkede her şeyin makbulü olsun isteriz, makbul vatandaşlar kadar makbul akademisyenler olmamız beklenir, hele de muhalifseniz ve hele de açıktan feministim diyorsanız tanımlanmış belirli sınırlarda konuştuğunuz, davrandığınız sürece bir sorun yoktur, hatta böyle olunca sizden iyisi yoktur. Çünkü bu ülkede her alanda olduğu gibi akademide de makbul feminist olmanız beklenir, kabul görür. Eh tabi bu iş de her zamanki gibi sessiz yığınlarla olur, bunun da niyesini anlamak çok zor değil. Bu kadar iktidar ilişkilerinin mikro düzeyde belirleyici olduğu bir yerde aman bana bir şey olmasın, aman ilişkimiz bozulmasın tutumundan daha "doğal" ne olabilir ki! Yaşadığımız toplumun iliklerine kadar sinmiş olan bu durumu tek bir cümle özetler esasen, "aman tadımız kaçmasın ali rıza bey!.." Bu cümlenin ataerkilliği pamuklara sarmaya doyamayan bir diziden olması da çok manidar ama hiç şaşırtıcı değil tahmin edersiniz.

Tüm bu saydıklarımı Şirin Tekeli bir iki cümleyle çok güzel özetlemiş:
"Son yıllarda, hem üniversite öğrencisi kadınların sayısında ciddi artışlar olduğunu, hem de pekçok üniversitede “kadın araştırmaları” bölümlerinin etkin bir faaliyette bulunduklarını izliyorum. Ama içeride ne değişti? Onu bilemem. Zira Maçoluk, çok güçlü bir ideolojik tavır olduğu gibi, bana kalırsa, okumuş, diplomalı, akademik titr sahibi erkeklerin maçoluğu, sıradan erkeklerinkine fark atar; baskın çıkar."

Evet hakikaten de Tekeli'nin maçoluk diye tanımladığı şey ideolojik bir tavırdır ve bunun en ince işlenmiş, en rafine hallerinden biri akademide hayat bulur. Ve bununla baş etmek için maalesef hayat boyu mücadele gerekir.

Yazının tamamını bu linkten okuyabilirsiniz:
http://bianet.org/biamag/toplumsal-cinsiyet/159773-akademyalarin-cinsiyetciligi-uzerine